Geçmişten günümüze kadar, milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına neden olan deprem gerçekliği karşısında, çağın gelişen bilim ve tekniğinin aciz ve çaresiz kalması, bu problem bilmecesinin çözümünü geciktirmiştir. Aynı zamanda bilim adamlarının ve deprembilimcilerin, depremin ilk oluş sebebini yeryüzündeki ritmik ve rutin hareketlere bağlamaları, depremi ilk ateşleyen etkenin, evrendeki gökcisimlerinden ısı ve ışık kaynağı olan güneşin kendi bünyesindeki patlamaların oluşturduğu gerçekliğinin göz ardı edilmesine sebep olmuştur.

Yeryüzünde kilometrelerce, kırık (fay) hatlarını oluşturan ve bunları harekete geçiren ilk etken, güneş yıldızının bünyesinde meydana gelen büyük patlamaların oluşturduğu, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin, evrenin doğu ve batı yönünde yani evrensel çekim kuvveti doğrultusunda, ışık hızıyla hareket edip, dünya atmosfer tabakalarına uğrayarak bu tabakalarda; Difüzyon (Yayılma), Refleksiyon (Yansıma) ve Absorbsiyon (Soğurma) yollarıyla çeşitli değişikliklere maruz kalarak, kinetik enerjiye dönüşüp, yeryüzü çekim kuvvetinin en yoğun olarak görüldüğü Litosfer (Taş Küre) ve Dış Manto katmanlarının Yerkürede (Gaosfer) uzandığı sert kaya kütleleri üzerinde karşılaşıp, çarpışmalarıyla oluşan patlamalara verilen isimdir.

Yeryüzünde meydana gelen, büyük depremleri incelediğimiz zaman, karşımıza çıkan sonuçlar teorimizi desteklemiş ve teorimizin bilimsel olarak kanıtlanmasını sağlamıştır. Bu kanıtlardan en önemlisi, depremi ateşleyen ilk etken, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin, dünya atmosfer tabakalarındayken, Difüzyon (Yayılma) yoluyla kozmik ışınların, prizmasal ortamlarda, ışık kırılması gibi, fiziksel nedenlerle, lacivert, mavi, eflatun, sarı ve pembe renk varyasyonlarının, deprem olmadan önce, gökyüzünde çıplak gözle görülmesi ve izlenebilmesidir.

İkinci öneli kanıtımız ise; yeryüzü ile gökyüzü arasındaki, birbirini dengeleyici ve destekleyici, evrensel çekim kuvveti bağlantısının olması ve bu çekim kuvvetinin, dengesinin bozulması nedeniyle de yeryüzünde depremlerin meydana gelmesidir.

Depremleri ilk ateşleyen ve yeryüzündeki büyük depremlerin oluşmasına neden olan; Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, uzay bilimleriyle (mozmoloji) ilgilenen ve bu konuda gelişmiş teknolojileri olan ülkeler tarafından geliştirilip kullanılması durumunda, otomatik olarak kontrol edilip, herhangi bir bölgede bilinçli olarak depremler meydana getirtilebilinir. Bu enerji gücünün diğer bir önemli yönü ise kontrol edilebilinir ve yönlendirilebilinir özelliklerinin olmasıdır.

Yeryüzünde meydana gelmiş büyük depremleri incelerken, karşımıza çıkan diğer önemli bir husus ise büyük depremlerin genellikle yaz aylarında, geceleyin veya sabaha karşı olması, kış aylarında ise sabah, öğle ve akşam vakitlerinde meydana gelmesi durumudur. Deprem oluş saatlerinin, mevsimlik değişmeler ile yakından ilgisinin olması, bu konunun da çalışmalarımızda yer bulmasına neden olmuştur.

Kitabın akışı içerisinde, depremi yaşayan insanların anlattıkları ve deprem araştırmalarımızla da onayladığımız anormal (normal dışı) olay aksiyonlarını irdeleyip, işleyerek sizlerle paylaşmayı düşündük.

Son olarak da, ülkemizin deprem ile birlikte yaşama gerçekliğidir. Son on yılda ülkemizin çeşitli bölgelerinde meydana gelen artçı ve öncü depremler, hayatı felce uğratmış, ülkeyi de ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda yıpratmıştır. Bu açıdan baktığımız zaman, bölgelerin doğal şartları, jeolojik yapıları ve buralarda yaşayan insanların, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel bağlarını ve psiko-sosyal yapılarını ele alarak, meydana gelebilecek depremler öncesi, bölgelerin ne kadar ve ne şekilde etkileneceği ve oluşabilecek zararların tespitinin önceden hesaplanması gerekliliğinin öneminin bir kez daha altını çizmekle yetinmeyip, kalıcı çözümler üreterek, uygulanması gereken programları destekleyici adımlar attık.

Araştırma yaptığımız diğer bir konu ise deprem ile kıyamet arasındaki bağlantının, astronomi (gökbilimi) ve jeoloji (yerbilim) bilimleriyle yakından ilişkisi olması nedeniyle, kıyamet konusunu bu bilimlerden yararlanarak analiz edip sentezlemeye çalıştık.

Kıyamet ilmi çok hassas ve çok geniş bir konu olduğundan, inceleme ve araştırmalarımıza kur’an-ı kerim’in ayetleriyle başlayıp, diğer yardımcı bilimler ile de bu konuyu destekleyip bütünselleştirdik.

Kıyamet konusunu işlerken, hiçbir kur’an-ı kerim tefsirinden yararlanmadığımız gibi, hiçbir tefsircinin etkisi altında da kalmadık. Bilimsel etik açısından da sorumluluğumuzu bilip, normatif kurallar içerisinde konuyu biçimlendirip, orijinal ve özgün yapısına kavuşmasını sağladık.

Kıyamet konusu hakkında araştırma yapan batı bilim adamlarının ortaya döktüğü teorilerle, bizim savunduğumuz teorileri karşılaştırıp, kıyaslama tekniğiyle farklılıkları ortaya çıkardık. Onların savunduğu teorilerde, küresel ısınma, iklimsel değişmeler, deniz suyunun çekilmesi, buzulların erimesi ve ozon tabakasının delinmesi gibi kıyamet belirtileri ve alametleri varken. Bizim araştırmalarımızla ortaya çıkardığımız teorilerde ise Evrensel Çekim Kuvveti’nin, basınç etkisiyle dağılması ve dağılan bu kuvvetin oluşturacağı bozulmaların, evrendeki gökcisimlerinin yapılarını değiştirip, güneşin dünyamıza batıdan gözükmesi, ayın dolunay evresindeyken (ay tutulması) ikiye ayrılması, gezegenlerin yörüngelerini kaydedip, birbirleriyle çarpışmaları, yıldızların parçalanıp yeryüzüne düşmeleri, ayrıca yeryüzünde büyük depremlerin oluşması ve sönmüş volkanik dağların yeniden aktif hale geçip dünyanın en alt katman tabakasındaki mağmayı dışarı püskürtmeleri bu yüzden de dağların toz duman haline gelmesi, okyanus ve denizlerin sınırlarını bozarak, suların yeryüzünün her yerine dağılması gibi olayların kıyamet ile birlikte meydana gelecek belirtiler ve alametleri teorilerimizle açıkladık.

Kıyametin büyük alametlerinden olan, güneşin doğudan değil de batıdan doğması hakkında araştırma yapan bilim adamları, ortaya döktükleri on üç farklı teoriye karşılık, bu olaya gerçekçi ve bilimsel çözümler getirememişlerdir. Biz bu konuya bilimsel yaklaşarak, metodik çözümler ile güneş yıldızının batıdan doğacağını, Evrensel Çekim Kuvveti’nin basınç yoluyla dengesinin bozulacağını ve yörüngesinden saparak dünyanın batısından görüleceğini saptadık.

Ayrıca, astrolojiyi bilim olarak kabul eden, bazı araştırmacılar, yaptıkları spekülatif çalışmalarla, kıyametin 2012 ve 2014 yıllarında kopacağını öne sürerek, hem kendilerini, hem de bu tür konularda yetersiz bilgiye sahip olan insanları kandırmaktadırlar. Bu konulara da el atıp, kıyamet saatinin yalnızca Allah (c.c.) tarafından bilineceğini kur’andaki ayetlerle gözler önüne serdik.

Depremin kıyamet ile olan bağlantısını, bilime olan inancımız ve bağlılığımızla işleyip, önümüze çıkan zorlukları, büyük bir azim ve sabırla aşıp, bu eseri sizlerle paylaşmayı borç bildik.